
“...Tanınabilecek en güzel insandı o, en harika, en yaşanılası insan…” diye bitirdi sözlerini. Aslında bitmemişti, içinde kopan fırtınalar bu konuşmayı sürdürmesini istiyordu ama, bir şeyler ona engel oluyordu. Boğazına durmuş bir yumru konuşmasını engelliyordu. Kalbini yavaşlatıyor, söz dağarcığını daraltıyordu. Onun hakkında düşündüğü her düşünce, konuşmaya çalıştığı her cümle bir işkenceydi. Şimşek çakıyordu ve oda soğuktu. Fakat o, tanınabilecek en güzel insanı düşünürken soğuğu hissetmiyordu. Şimşeğin korkutucu sesi odaya dolarken, onun zihnine girebilecek tek bir delik bile bulamıyordu. Fakat o ağlıyordu. Cama düşen yağmur damlalarını desteklemek istercesine ağlıyordu. Asil bir prenses gibi ağlıyordu. Ses çıkarmadan, sadece ve sadece yağmuru seyretmek istiyordu o. Aklındaki tüm imgelerden ve düşüncelerden kurtulup sadece yere düşen yağmur damlalarını seyretmek istiyordu. “Anlatmaya devam et…” dedi karşısındaki adam. Gözünden çıkan yaşlar yanağını ıslatmaya devam ediyordu. “Bir parfümü vardı ve onu çok severdim ben... Ne zaman görüşecek olsak, mutlaka kokusunu alırdım. Bize özel olan tek şey oydu. İkimizin arasında, başkasının anlayamayacağı tek şey oydu.” Diye fısıldadı cama doğru. Adamla konuşmuyordu, amacı anılarını kendine hatırlatıp daha da acı çekmekti. Daha da vicdan azabı çekmek istiyordu. Sürünmek, fakat yine de bu acıdan kurtulamamak istiyordu o. Çekeceği her acının, acı çekerek geçireceği her saniyenin kendisine bir katkısı olacağını düşünüyordu.
Kalbinin hemen yanındaki yumru giderek büyüdü. Ellerinin üst kısımları karıncalanıyor, dünyayı daha siyah görmeye başlıyordu. Dengesini kaybetti, yanındaki sandalyeye doğru bıraktı kendini. “Dünya üzerinde onu sevebilecek tek insan bendim. Benden başka kimse onun içinde nasıl biri olduğunu göremezdi. Kimse göremedi de.” Dedi camdan dışarı bakarken. Odaya hâkim olan tek duygu hüzündü. “Çözmesi, özümsenmesi binlerce yıl sürecek bir duyguydu onunla beraber olabilmek. Düşündüklerini hissedebilmek ve kendi düşündüklerini de ona aktarabilmek…” diye döküldü kelimeler tek tek ağzından. Gözyaşları yüzünden kırılıyordu sesi, parçalanıyordu. Aklından o kadar çok düşünce, o kadar çok anı geçiyordu ki, içinden birini seçip kelimelere dökemiyordu. Seçim yapamıyordu. Yumru daha fazla büyüdü kalbinin yanındaki. Adeta ciğerlerini sıkıştırıyor, nefes almak ve kan pompalamak arasında bir seçim yapmasını istiyordu. Kollarındaki güç giderek daha azaldı. Aklındaki güç de öyle. Zihninin derinliklerindeki anılar birden canlanmışlardı. Onun hakkında daha çok düşündükçe, daha çok yaralanıyordu. Daha çok düşündükçe, kurşun yağmuru daha da hızlanıyordu, kalbine doğru. Midesindeki kelebeklerin kanatlarının kesilişini hissetti damarlarında adeta. Her birinin kanatsızca yere düşüşünü hissetti.
“Çevresinden şiddet gördüğünü, her fırsatta kaçmak istediğini söylerdi bana. Para biriktiriyordu. Yeterli parayı biriktirdiği zaman uzaklaşacaktık buradan. Çok uzağa gidecektik, çok uzakta yaşayacaktık…” dedi sonlara doğru çatallaşan sesiyle. Yarım kalmış hayali kalbini o kadar çok dağlıyordu ki, artık ağlayamıyordu bile. Aslında çok güzeldi, sarıya boyanmış siyah saçları ve masmavi gözleri, etrafa neşe saçardı normalde. Fakat ağlamaktan gözleri şişmiş, yaralı, hatta yarı ölü biri vardı onun yerinde. Konuşmadan duramayacağını fark etti ve ne kadar saçma olursa olsun konuşmaya karar verdi kendi içinde.
“Hayata kimsenin bakmadığı bir yönden bakardı o. O kadar değişik, o kadar saçmaydı ki düşünceleri, sırf düşündüklerini bir deftere yazsa, rahat 2-3 defter ederdi…” dedi. Söylediğinin dibine kadar saçma olduğunun farkındaydı ama onun için bir şey değişmezdi çünkü söylediği şeyler o’nunla ilgiliydi. O’nunla ilgili ne söylese söylesin şu an mantıklı, rasyonel olandı. Karşısındaki adam ise bir süre onu dinledikten sonra artık konuşma vaktinin geldiğini sezmişti. “Lisa, ne düşündüğünü anlamak istiyorum, ama asla anlayamayacağım. Asla senin kadar aşık olmadım ve senin kadar mutlu da olmadım hiçbir zaman. Ne düşündüğün, ya da ne düşüneceğin hakkında en ufak fikrim bile yok. Adına çok üzgünüm. Ama senden bir şey istiyorum. Bana içini dökmeye devam et. Ben, sen rahatlayana, açılana kadar buradayım ve burada olacağım. Bunu asla unutma ve konuşmaya devam et…” dedi. Sözlerini bitirdikten sonra kıza baktığında, kızın çoktan hayal dünyasına kapandığını, söylediklerinin tek kelimesini bile duymadığını anladı. Kızın durumu gittikçe kötüye gidiyordu. Hayal âlemindeydi adeta. Onunla yaşadığı her saniyeyi hatırlamaya çalışıyor gibiydi, anıları canlanıyor, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. Buna müdahale etmeliydi. “Lisa…” dedi, kızın duyabileceği şekilde. Kızdan hiçbir karşılık gelmiyordu. Bir süre sustu adam.
Fakat sessizliği tekrar böldü Lisa. “Çok farklı bir moda anlayışı vardı onun. Rahat olduğu sürece her şeyi giyebilirdi!” dedi. Cümlesinin sonuna yapmacık bir gülümseme eklemeye çalıştı ama, yapamadı. Yapmacık olamazdı şu an. Adam, Lisa bunları söylerken birkaç kez adını anmıştı ama, Lisa isminin anıldığını fark etmemişti bile. Duruma acilen müdahale edilmeliydi yoksa Lisa içinden çıkılamaz bir şizofreni geçirebilirdi.
Lisa, yaşadığı güzel anılar içinde kaybolmaya başlamıştı. Film şeridi durmuyor, mutluluğu ve hüznü aynı anda yaşıyordu. Boğazında duran o kocaman yumruyu bir türlü yutamamış, ciğerlerini sıkıştıran tümörü bir türlü uzaklaştıramamıştı. Ve nefes alamıyordu Lisa. Yardıma ihtiyacı vardı, ama bunu kabullenemiyordu. “Omzuna yaslandığım bir gün bana hiç ayrılmayacağımızı söylemişti, sözünü tutmadığına inanamıyorum…” dedi yarı kapanmış gözleriyle. Adam hala Lisa’nın ismini söylüyor, dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fakat Lisa, kendi kendine anılar hatırlatıp, ölümün acısını çekmeye çalışmaya devam ediyordu. “Kamp yaptığımız bir gün bana hiç ayrılmayacağımızı söylemişti, sözünü tutmadığına inanamıyorum…” dedi tekrar kendi kendine. Adam işin ciddiye bindiğinin farkındaydı. Oturduğu yerden kalktı ve hızlı adımlarla Lisa’nın yanına gitti. Lisa kendi kendine bazı şeyler hatırlatıp kendi kendine gülüyor, bazen de ağlamaya devam ediyordu. Adam Lisa’yı sarsmaya başladı sol kolundan. Tuttu ve Lisa’yı uyandırmak için sarstı onu. Fakat onu uyandırmanın hiçbir yolu yok gibiydi. “…sözünü tutmadığına inanamıyorum…” diye devam etti söylemine. Adam ne kadar uyandırmaya çalışsa da Lisa’yı, uyanmıyordu. Kendi hayalleri arasında, yıkılmış bir şehirde sonsuza dek kaybolmuş gibiydi. “Uçmak istediğini kimseye söyleme, yoksa düşürmeye çalışırlar…” diye fısıldadı camdan dışarı bakarken. Hayal dünyası, yıkılmaz bir kaleye dönüşmüştü adeta. “Parfümünü çok özledim…” diye fısıldadı. Hayatına kaldığı yerden devam edemeyeceği belliydi. “Parfümü çok güzeldi...” diye fısıldadı gözyaşları yüzünü terk ederken… Adam artık ne yapacağını bilmiyordu. “Sözünü tutmadığına inanamıyorum…” dedi Lisa. Adam artık kızı kurtarmanın bir yolu kalmadığını anlamıştı. Tek yolu, ona gerçeği söylemekti. Derin bir nefes aldı. Lisa ise hâlâ sayıklıyordu…
Adam bir tokat yapıştırdı kıza. Sertti, fakat yaralama amaçlı değildi. İlgi çekme amaçlıydı. Kızın gözlerine baktı. Lisa’nın bütün dikkati adama yönelmişti. İlgisini çekmeyi başarmıştı kızın. “Sana bunu söylediğim için özür dilerim Lisa. Steve ölmedi…” diye fısıldadı. Lisa bu duyduğuna inanamıyordu… “Hayır, onu ölürken gördüğüme eminim!” diye haykırdı. Çığlık çığlığa, vahşice bağırdı. “Kafası… Kafasının parçalandığını gördüm!” diye bağırdı vahşice adama doğru. Adam ise Lisa’yı omuzlarından tutmuş, kötü bir şey yapmasını engellemek için onu tutuyordu. “Parçalanmış kafasını kanlar içinde yerde gördüm!” diye haykırmaya devam etti. Öyle bağırmış, öyle çığlık atmıştı ki, kanamıştı boğazı. Yutkunmak zorunda kaldı Lisa. Ve merdivenden hızla çıkan birilerinin sesini duydu Lisa. Şimşekler bir anda çoğalmış, yağmur damlaları yeri daha hızlı dövmeye başlamıştı. Ve Lisa, çığlık çığlığa ağlıyordu. Adam konuşmaya devam etti. “Steve diye biri yok Lisa. Hayallerinin ürünü o sadece. Hiç olmadı…” diye bitirdi sözlerini. Lisa bu duyduklarına en ufak tepki vermemişti. Elleri titriyordu. Gözleri, çenesi titriyordu. Gözyaşları daha da hızlanmıştı. Tavana bakıyordu Lisa. Omuzlarındaki güç kalkmıştı. “Öldür kendini…” diye fısıldadı adam. Lisa, ağlıyordu. Tek yaptığı şey ağlamaktı. Birden kollarında, az önce kaybettiği güç belirdi. Cama baktı Lisa. Tek çıkış noktası cammış gibi baktı cama. Ayaklarına da güç gelmişti geri, kalktı tekrar ayağa. Hıçkırarak, çığlık atarak ağlıyordu. Merdivenden gelen sesler artmıştı. Ve Lisa karar vermişti. “Steve!” diye haykırdı ve cama tüm gücüyle yumruk attı.
Hayatında attığı ilk yumruktu bu. Hiçbir şeye yumruk atmamıştı daha önce. Cam dağılmış, büyük bir kısmı dışarı dökülmüştü. Lisa’nın yumruğu kan içindeydi. Biraz da bileği çizilmişti ama, şansına gayet iyiydi bileği.
Yere eğildi ve yerden büyük bir parça cam aldı. Aldığı cam kana bulanmıştı ve çok keskindi. Değer değmez parmaklarının ucunu kesmişti ama, onun umurunda bile değildi. Tek çıkış noktası cammış gibi baktı cama. Boğazına dayadı.
Kapı açıldı o sırada. Annesi girdi içeri. Annesinin gözlerindeki korku, hiçbir canlıda yoktu. Kızını böyle bir durumda görmek, her annenin başına gelen bir iş değildi. “N’olur yapma…” diye fısıldadı. Yapabileceği tek şey buydu. Söyleyebileceği tek bir söz yoktu. Ruhsal olarak bir saniyede paramparça olabilmenin bir tablosuydu o an. Ve Lisa bastırdı camı, tek çıkış noktası oymuş gibi…
Kanı dışarı hücum ederken, ellerine mutlu bir sıcaklık yayıyordu Lisa’nın. Odanın zemini yağmur suyu ve kanla dolmuştu bir anda. Kan boynundan delice dışarı fışkırmasına rağmen ayaktaydı Lisa. Bugün hiç açılmamış kapısına bakıyordu son saniyelerini geçirirken. Bir süre sonra ayaklarındaki güç bitti ve yerdeki kan gölüne yığıldı Lisa. Beyaz elbisesine kan bulaşıyordu. Sarı saçlarına kan bulaşıyordu. Ve kan vücudundan dışarı çıkmaya devam ederken, yağmur damlaları üzerine düşüyor, şimşek gürültülü biçimde çakmaya devam ediyordu.
Video from : 












News