gönderen GM-Bleach tarih Pzr Şub 19, 2012 11:31 pm
Oda normal bir ofis gibi görünüyor ilk bakışta sana, ne çok büyük ne de çok küçük. Zemin koridorlar ve dojoyla aynı ahşap kaplamaya sahip ve oldukça sade görünüyor. Odanın kapıdan görünen karşı ucuna yerleştirilmiş bir masa, bir sandalye ve masanın önünde karşılıklı iki sandalye ile bir sehpa en çok dikkat çeken şeyler. Bunun yanısıra duvar kenarında birkaç belge dolabı belli oluyor. Sağa sola asılmış birkaç kılıç da görüyorsun ancak hiçbiri seninkilere benzemiyor. Kılıçların, odada değil gibi. Sağa sola bakınıp konuşmamandan sıkılmış gibi duran teğmen, sinirli bir şekilde konuşmaya başlıyor: "Sağa sola bakınmayı bırak da neden odamı dikizlediğini öt bakalım." Kendini sakinleştirmeye çalışırken arkaya, masasına doğru yürüyor ve sandalyesine kuruluyor. Bir gözü sende aynı zamanda. Bir şey biliyor gibi görünmemekte özellikle kayıp kılıç hakkında.
gönderen Blue Raven tarih Pzt Şub 20, 2012 2:54 pm
Teğmen konuşmamı söylüyordu tüm hışmıyla. Az önceki imâlı bakışları yok olmuştu gözümde. Belki de hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapıp blöf atıyordu ortaya. Dürüstlüğümü sınıyor olabilirdi. Bu düşünceler beni can damarımdan vuruyordu işte. Dürüstlük. İyiliğin savunucusu süper kahramanların ortak özelliği. Kimi zaman süperman'in dürüstlüğü, laser beam'inden daha yıkıcı olmuştur. Sanırım teğmene dürüt davranacağım. Hem de fazlasıyla dürüst. - Eeeeh...Nakagami-san. Size birkaç mazuratım olacaktı. Öncelikle...sağlık problemlerim olduğunu düşünüyorum. Yani dün ne yaptığımı hatırlamıyorum ama bugünü çok iyi hatırlıyorum. Bazen insanların bana imâlı imâlı baktığını düşünüyorum. Hatta bu sabah beni öldüresiye bakıyorlardı. Halbuki hiçbirini daha önceden görmemiştim. Bu konuda sizden yardım isteyeceğim...Ve bir de...eeehmm...bu sorunum başıma daha da büyük bir sorun açtı. İşte can alıcı kelimeyi söylemek üzereydim. Nefes alıp vermeye başladım, tek bir saniye içinde defalarca gerçekleştirmiştim bu işlemi. Sonunda nefeslerin peşinden kelimeleri dökmeyi başardım. - ZANPAKUTO'MU KAYBETTİM! Kesinlikle bilinçli olmadı. Bahsettiğim sağlık problemim nedeniyle...kılıcımla dün ne yaptığımı, nerede bıraktığımı hatırlamıyorum! Lütfen bana yardım edin!
Sen konuşurken tuhaf tuhaf bakmaktan kendini alamıyor teğmen. Yine de bunu sana çaktırmamaya çalışıp anlayışlı, babacan bir tavır takınmayı deniyor. Bu konuda çok iyi olduğu da söylenemez. Sen sağlık problemlerin hakkındaki konuşmanı bitirdikten sonra diyeceği şeyleri toparlamak için uğraşıyor. Bunu kasılan ve moraran suratından anlayabiliyorsun. Beynindeki pas tutmuş dişlileri kıpırdatma denemesi sonuç vermiyor ve nihayetinde kendini salıyor: "4. Takımdan birileriyle konuşsan daha iyi olabilir.. Yani bilirsin sağlık işleri.. Benim için fazla karmaşık.." Bunun ardından zanpaktounu kaybettiğinden bahsettiğinde yüzü hafifçe kararıyor ve bir minisaniyeliğine gözlerinde bir parıltı görüyorsun teğmenin. Ancak ardından hiç bir şey yokmuş gibi normal bir surat ifadesi takınıyor: "Zanpaktou..? Haa. Sabah dojoda bulduğum. Kayıp eşyalar bölümüne bıraktım." Hemen sonra sen orda değilmişsin gibi önündeki belgelerle ilgilenmeye başlıyor.
gönderen Blue Raven tarih Sal Şub 21, 2012 1:43 am
Teğmenin moraran suratı beni şaşırtmakla beraber, derin bir oh çektiriyordu. Aslında sağlık sorunum falan kafama taktığım problemler arasında değildi. Ben Mavi Kuzgundum. Bir süperkahraman. Belki burada öyle değilim ama insanların dünyasında onlardan daha üstün güçlere sahibim. Süperkahraman niteliklerine sahibim ve onları kurtarıyorum. Gerisi benim için önemli değil. Ancak bu dünyanın kuralları gereği, beni süperkahraman yapan kostümüm değil, zanpakuto'mun ta kendisi. Gücümün ana kaynağı. Onu bulmak için birazcık laf kalabalığı yapmam gerekliydi. Bende araya son günlerde yaşadığım garip olayları sıkıştırdım. Yalan değildi. Doğruydu hepsi. Sadece umrumda değildi.Ya da önceliğim değildi diyelim. Neyse ki konuşmam işe yaramıştı. Teğmen fazla kızmamıştı bana. Beklediğimden daha yumuşak biriydi. Ve lanet olasıca her insanın yaptığı gibi ucube bakışı atmıştı bana. Ne zaman beni gerçekten anlayan biri bulacağım? Bilmiyorum. Hemen ardından zanpakuto'mun yerini söylemesiyle gözlerimdeki ışık gümüş sörfçünün kıçı kadar parlaktı. Kayıp eşyalar bölümüne bıraktığını söylemişti. İşin garipliğini hiç sorgulamadan zarif bir "teşekkür" ile odadan çıktım. Bu teşekkür çok şey ifade ediyordu gerçekten. Başkası olsa beni yerden yere vurabilirdi fakat o kayıp çorabımı aramama yardımcı oluyormuş gibi davranmaktaydı. Az önceki elemanın ne yapıp da teğmeni zanpakuto'sunu kaybeden bir takım üyesinden daha fazla sinirlendirdiğini merak ediyordum. Belki yaptığı benim durumumdan daha kabul edilebilirdi. Acaba teğmen beni lanet bir ucube olduğum için kayırmış mıydı? Belki herkese çektiği rutin bir fırça, bir an olsun kendimi normal biri gibi hissettirecekti bana. İnsanların gözünde nasıl bu kadar anormal olmayı başardığımı gerçekten anlamıyorum.
Odadan çıktığımda belki bikk bikk diye depar atan ve habire o çakalın elinden kurtulmayı başaran feriştahını düdüklediğim o kuş bozuntusundan daha hızlıydım. Kayıp eşyalar odasında zanpakuto'sunu arayacak olan ulvi'ydim ben.
Kayıp eşyalar bölümü, penceresi bile olmayan depo benzeri bir oda şeklinde. Yalnızca sevimsiz sarı bir ışıkla aydınlatılmış. Daha önce -tüm sakarlıklarına rağmen- buraya hiç düşmediğinden olsa gerek depo görevlisini ilk kez görüyorsun. Aslında bu sana bayağı bir tuhaf geliyor, çünkü giriş-çıkış saatlerinde dahi bir kez bile görmediğini farkediyorsun yaşlılıktan artık pörsümüş bu kadını. Teknik olarak buranın bir görevlisi olduğunu da ilk kez görüyorsun. Dar ve basık odada bir kenardaki ahşap sandalyeye oturmuş, elinde ters olarak tuttuğu kitabı okumakta. Sen içeri girince sana kötü kötü bakmaktan başka hiç bir şey yapmıyor. Zanpaktounun kabzasını; odanın bir diğer köşesine yaslanmış, kayıp eşyalarla dolu bir kutu içerisinde seçebiliyorsun..
gönderen Blue Raven tarih Cum Şub 24, 2012 3:13 am
İçeriye girdiğimde, adını ilk defa duyduğum odanın, ilk defa gördüğüm bir görevlisiyle yüz yüzeydim. Bir shinigami'ye benzemiyordu. Rukongai'den getirilen işçilerden biri miydi acaba. Saniyelik bakışmalarımızın ardından zanpakuto'mun kabzasını görüyor, olduğum yerde şen şakrak zıplamaya başlıyordum. O kadar sevinmiştim ki bir anlığına kadının varlığını unutmuştum. Keskin bakışlarını tekrardan üstümde hissettiğimde yanaklarım kızardı, süt dökmüş kediye döndüm. Kılıca uzanmadan önce tekrardan kadına baktım. İçim acımıştı. Muhtemelen kendisi de kayıp odalar odasına düşecek kadar "kayıp" birisiydi. Takım binasının bir köşesine savrulmuş, paçavra gibi atılmış, dünyadan bihaber. Birilerini dışlamak, görüntüsü itibariyle onu yargılamak benim işim değildi. Yıllarca bu durumdan muzdarip biri olarak asla yapmayacağım bir şeydi. Kılıcımı nasıl olsa bulmuştum ancak belki bu yaşlı kadını bir daha burada bulamazdım. - Şuradaki zanpakuto benim oba-chan. Sanırım onu alacağım. diye söze girdim ve gülümseyerek devam ettirdim. - Adınız neydi bu arada. Sizi ilk defa görüyorum. Bir shinigami'misiniz? Canayakın bir sohbetin ilk adımıydı belki.
Söylediklerine karşın, hiçbir cevap alamıyorsun yaşlı kadından. Yalnızca tip tip sana bakmayı sürdürüyor. Kılıcından bahsettiğinde bir anlık gözü oraya kayıyor gibi olsa da gözlerini senden ayırmamakta kararlı gibi. Hafifçe hırladığını duyuyorsun gibi kadının. Muhtemelen solunum yolu enfeksiyonlarıyla ilgili bir şeydir. Konuşamıyor olma ihtimali geliyor aklına. Ancak hırlayan bir kadın ne kadar korkunçsa, bu onun üç katı kadar korkunç. Hırlayan ve tip tip bakan yaşlı bir kadın..
gönderen Blue Raven tarih Cum Şub 24, 2012 5:23 pm
- Beni korkutmayı başaramazsın! diye bozuntuya vermeden sözlerimi devam ettirdim. Aslında ölesiye korkuyordum. Mimiklerime fazla yansıtmamaya çalışsam da ses tonumun hafif titrek çıkması beni ele veriyordu. Vakit kaybetmeden zanpakuto'ma doğru ilerledim. Bu sırada konuşmayı sürdürüyordum. - Bak oba-chan. Eğer bana kendini tanıtmazsan sanırım seni birilerine bildirmek zorunda kalacağım. Takım binası içinde kimliği belirsiz kişilerin dolaşmasına izin verileceğini sanmıyorum. Kılıcımın kabzasını kavrarken, pek çaktırmasam da olası bir saldırı ihtimaline karşılık ucunu hafiften doğrultmuştum. - Bu kılıcı görüyor musun? Bir shinigami için paha biçilemez bir eserdir. En az şirin bir kedi yavrusu kadar tatlı görünür shinigami'nin gözünde. Ancak bu şirinlik abidesinin içinde bir canavar yatar. Adını yedi diyâra duyurduğunda tanrısal bir zulümle inletebilir ortalığı. Bu masum, basit bir metal parçasından ibaret halbuki. Kendimden emin bir şekilde sürdürdüğüm sözcüklerim son virajına girmişti, zorlu bir viraj olacaktı fakat virajı aldığımda finiş çizgisine bir adım yaklaşacaktım. - Sözüm ona, görünüş aldatıcıdır. Şu an karşımda bir canavar görüyorum, bakışların bana tanrısal zulüm yaşatıyor...ancak içinde bir yerde kedi yavrusu olduğunu biliyorum. *virajı alamayıp şarapnele yuvarlanır*
Söylediklerin, hafif bir hırlamaya daha sebep oluyor kadında. Garip şeyler dönüyor odada.. Kılıcının kabzasını kavradığın anda, çok soğuk bir şey hissediyorsun. Daha önce hissetmediğin kadar soğuk. Kılıcın merkezli olarak hafif mor bir ışık yayılıyor odaya. Kılıcın bir şeyleri tetiklemiş gibi. Ancak kılıcının kendisinde bir problem sezemiyorsun. Yalnızca bir çeşit anahtar görevi görmüş gibi. Arkanı dönüp sözlerine devam edecekken yaşlı kadının artık orada olmadığını farkediyorsun. Devasa bir yılan kuyruğu olan, büyükçe bir hollow duruyor karşında! Medusa'yı andıran canlı saçları ve keskin pençeleri olan bu yaratık bu kez cidden hırlayarak bakmakta sana.
gönderen Blue Raven tarih Cum Şub 24, 2012 8:27 pm
Kabzayı tutmamla birlikte hissettiğim soğukluğu kılıcın beni reddedişi diye düşündüm bir an. İstemiyordu artık beni. Ruhunun bir parçasını kaybetmiş birini reddediyordu. Ancak kılıcımın hırlayan oba-chan'la bir bağlantısı olduğunu ve yaydığı mor ışığı görünce düşüncelerim daha da genişledi. Tek sorunum kılıcımın beni reddedişi değildi. Belki de bu bana düzenlenmiş bir tezgahtı. Az önce dış görünüşle yargılamaktan çekindiğim, hatta içinde yavru kedicik olduğunu düşündüğüm kadın bir canavara dönüşmüştü! Geri zekalı Shio! Sadece her insan evladının yaptığı gibi paçavra birine aynı muameleyi gösterip yoluna devam edebilirdim! Şimdi ise sadece yerimde, az önce mavallar okumakta olduğum kadının karşısında titrer haldeydim. Titriyordum, evet. Kontrol edemiyordum kendimi. Korkuyordum. Daha önce hiçbir hollow ile karşılaşmamıştım. Aniden karşıma çıkması, ne yapacağımı bilemez hale getirmişti beni. "Peki ya o kadın, bedenin içinde bir yerde sıkışıp kalmış ise?" düşüncesi de aklımı kurcalıyordu. O halde hollow'a vereceğim zarar kadına da işleyebilirdi. Kadının yılanımsı silüetini gördüğümde önce "Hyaaaaaaa! " şeklinde bir çığlık attım istemsizce. Utanıyordum kendimden. Bir savaş narası olması gereken o haykırış, korkumun timsaliydi sadece. Daha sonra iki dizimin üstüne çöküp geri geri emeklemeye başladım. Kılıcım ağırlaşmıştı. Buz kesmiş haldeydi ve dokunduğumda buzun verdiği yanıklık hissini tatmamı sağlıyordu. İnsanları her şeyden çok korumak isteyen ben, süper güçlere eriştiğimi ve artık bir süper kahraman olduğumu düşündüğüm ben...dizlerimin üstüne çökmüş ölümümü bekliyordum. Belki başka bir dünyada, erişmem gereken en yüksek ve kudretli güç olan "cesaret" kavramına ulaşmayı bekleyerek.... gözlerimi kapadım.
-Row Row! diye gür bir sesle inledi oda. Karmaşık eşyaların düzeni yankılanmasını engelliyordu belki fakat ses o kadar gürdü ki, duvarları delip geçmiş, kulak zarlarını patlatmıştı sanki. Kuzgun ayağa kalkmış, az önceki korkar halinden eser olmadan, yüzünde alaycı bir tebessümle medusa karıyı incelemekteydi. -Yaşlılık sana yaramamış obaaa-chhheaaan. Baksana. Fena pörsümüşsün! Rweaahahahahah! Kılıcının kabzasını o kadar sıkı kavramıştı ki artık hakimiyetin kılıçta olmasını engellemişti. Güveni kılıca emir veriyor, gerekirse zincirlenerek savaşması gerektiğini söylüyordu. Hemen sırtını kadına dönerek en yakın duvara koşmaya başladı. Duvara takla atarak zıplayacak, 2 ayağını paralel olarak dayayıp ve bacaklarını yay gibi kullanıp kendini ileri fırlatacak, bu işlemi yaparken de kılıcını ok misali dimdik tutacaktı. Bir kuzgun gibi uçacaktı!