Her zamanki normal bir Konoha havası vardı dışarıda. Ilık, güneşli bir havaydı. Açık kalan pencereden yansıyan güneş gözüme vuruyordu. Yavaşça yataktan doğruldum ve ellerimi yukarı doğru kaldırıp esnedim. Hiç uyanacak havam yoktu. Yorganı başıma çekip mışıl mışıl uyumak istiyordum. Pencereden dışarıya baktım. Güneş tepeye yakın bir yerde duruyordu. Öğleye yaklaşıyordu. Bu saatte uyuyamazdım ki... Giysi dolabımı açtım ve pijamalarımı çıkarıp üstüme doğru düzgün bir şeyler giydim. Uyku sersemi bir halde odamdan çıktım. Evin zemini tahtadandı. Her attığım adımda yerden gıcırtı sesleri yükseliyordu. Ses kulaklarımı tırmalıyordu. Daha düzgün bir şekilde yürümeyi denedim. Bu imkansızdı. Doğal bir alarm gibiydi. Bu eve kesinlikle hırsız giremezdi. Bunları düşünürken bir şeyi fark ettim. Of... Her gün aynı şeyleri yapıyordum. Giydiğim giysiler hatta düşündüklerim dahil aynıydı. Bıkmıştım bundan. Fakat yapacak başka bir şey yoktu ki. İnsan bir günde neler yapabilirdi ? Koridordan mutfağa doğru ilerlerken bunlar geçti aklımdan. İyice acıkmıştım. Annem uyanmış, yemeği hazırlamış olmalıydı. Yoksa açlıktan geberebilirdim. Mutfağa geldiğimde kahvaltının çoktan hazır olduğunu gördüm. Evin içinde annem ve abimi aradım. Her odaya tek tek baktım. Zaten evde çok fazla oda yoktu. Küçük bir evdi. Arayışımı bitirdiğimde kimse olmadığını fark ettim. Her halde beni uyandırmaya kıyamayıp gitmiş olmalılardı. Ama nereye gideceklerdi ki ? Kahretsin! Az daha unutuyordum. Bu gün babamın ölüm yıl dönümüydü. Mezarlığa gitmiş olmalılardı. Mutfağa doğru koşturdum. Şirin, yuvalar masaya oturup henüz soğumamış, hala biraz ılık olan sütümü içtim, kahvaltıyı bitirdim. Sonra kapıyı açarak evden dışarı fırladım. Yerde topraktan bir yol vardı, her tarafta irili ufaklı evler... İnsanlar sokakta dolanıyordu. Kimisi köy meydanına doğru ilerliyordu, kimisi de mezarlığa. Bazı shinobiler ormana doğru koşturuyordu. Etraf çok kalabalıktı. Koşarken hepsinin arasından sıyrılıp mezarlığa doğru koşmaya başladım. Mezarlık ve evlerin arasındaki köy meydanına geldiğimde mezarlığa giden yola saptım. Arkadaki insanlar renkli sohbetler yapıyor, bazı satıcılar ise mallarını satmak için bağırıyordu. İyice hızlanıp mezara doğru son sürat koştum. Off hayır. Çiçek almayı unutmuştum. Hızlıca durup köy meydanına gittim. Çiçekçi amcaya "Amca! Yanımda para yok, bugün babamın ölüm yıldönümü, mezarına koymak için bir çiçek alabilir miyim?" dedim. Gülerek başını salladı." Evet yavrum. Tabii ki alabilirsin, bu arada baban için çok üzüldüm. " diyerek bana doğru bir tane kıpkırmızı gül uzattı. Çiçeği alıp mezara doğru ilerlerken arkama " Teşekkürler amca! " diyerek bağırdım. İşte mezarlığın girişi oradaydı. Mezarlığa ilerledikçe etraftaki ağaç ve yeşillik sayısı artıyordu. Yemyeşil bir yerdi mezarlık. İçeri doğru yaklaştıkça çiçek kokusu artıyordu. Bu kadar güzellikle beraber üzüntü de doğuyordu insanın içine. Ne de olsa burada ölüler vardı. Yavaşlayıp durduktan sonra yürüyerek mezarlığın içine girdim. Babamın olduğu mezarı aradım. 3 sene geçmişti aradan. O zamanlar akademiye yeni başlamıştım. Çocuktum daha. Ama yine de hayatın farkındaydım. Babama olanların da. Bu yüzden intikam almaya ant içmiştim. Bunları düşünürken babamın mezarı başında ağlayan annemi gördüm. Yanında da abim vardı. Babamın ölüşü annem için büyük bir şok olmuştu. Yavaşça yanına gidip ona sarıldım. Elimdeki çiçeği yavaşça mezara doğru bıraktım ve bende ağlamaya başladım. Evet, ölenle ölünmezdi ama, ölensiz yaşamak da çok zordu. Bunları düşünürken annemi yanağından öptüm. Ayağa kalktım ve gözlerimin yaşını sildim. Abime baktım. Köşede üzgün bir şekilde oturuyordu, ama ağlamıyordu. O çok güçlü bir iradeye sahipti. Tıpkı babam gibi. İkisi de çok iyi shinobilerdi. Ben de onlar gibi olmak istiyordum. Onlar gibi güçlü olmak. Güçlü olup intikam almak. İşte o zaman kararımı verdim. İntikamımı alacaktım. Sonum bu mezar olsa, hatta ormanın ortasında çürümek, unutulmak dahi olsa mutlaka intikamımı alacaktım. Ne pahasına olursa olsun...