gönderen Dragneel Adolpho tarih Çrş Şub 22, 2012 11:47 pm
Kabarık saçlı adamın ‘Menos Grande’ diye hitap ettiği büyük yaratığın Marquiss’e ait olup olmadığını sorduktan sonra verdiği yanıt, iyice kafaları karıştırmıştı. Diğerleri de kimlerdi ki? Bu herifin yaptıklarına ve yapacaklarına gerçekten akıl sır ermiyordu. Sahibi olduğu grubun bir kısmıyla karşılaşmıştı zaten. Bu grubun daha fazlasına hükmedebileceğini ve ettiğini de biliyordu. En azından düşünüyordu. Kenshin’i saran karanlık, ortadan kalktığında Marquiss’in yanında görmüştü onu. Düşünceleri gerçekleşmemişe benziyordu. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, kendisinin de ilk deneyimindeki gibiydi. Hiçbir şeyden habersiz. Çaresiz. Ne yapacağını bilemeyen bakışlar. Bomboş bir ifade. Marquiss, şimdi de geri çekilmeleri gerektiğini söylüyordu. Ne yani? Bu kadar herif, boşu boşuna mı savaşıyordu? Bu teklifin ondan gelmesini beklemiyordu. Aralarında en güçlüsü oydu. Her zaman bir plânı olması gerektiğini falan düşünmüştü fakat bu plânlardan birinin kaçmak olmaması gerekiyordu. Yine de böyle birinin söylediği sözlerin dikkate alınması birinci öncelik olmalıydı. Yakın zaman içinde burada olacağını söylediği varlıkların neler olduğunu merak etmeye başlamıştı. Acaba düşman mı olacaklardı, yoksa dost mu? Gerçi eğer Marquiss’in gücü altındalarsa, dostları olmaktan başka çareleri kalmazdı.
Kabarık saçlı adam, geri çekilmeyeceğini sert bir dille belirtmişti. Bu kadar sert çıkmasına gerek olduğunu düşünmüyordu. Marquiss, hepsinin iyiliğini düşünüyordu. Marquiss’in kahkahasının altındaki sırrı çözmek istediği için yüzü, garip bir hâl almıştı. Ne yapacağını merak ediyordu. Böyle yüce birinin yapacağı her hareket, kendi geleceği için büyük bir etmendi. Karanlığın kaynağı olan kılıcını havaya kaldırdıktan sonra, anlayamadığı türde birkaç şey söyledi. Etraflarındaki gerçekçi olmayan aydınlık, bir anda tamamen karanlığa büründükten sonra gökten kılıçlar yağmaya başlamıştı. Gökten yere inen kılıçların karşısında biçare kalan yaratıklar, yavaş yavaş bedenlerini sonsuzluğa teslim ediyorlardı. Yapacak fazla bir işi kalmayan kabarık saçlı adam, kılıcını normâl hâline döndürdükten sonra kınına sokuyor. Marquiss, yerde sere serpe yatıyordu. Ne olmuştu ona? Bu kadar mıydı?! Az önceki yaratıklar gibi bedeninin yok oluşunu izlemekten başka onun için bir şey yapamıyor.
Ölmeden önce kendisine hiçbir şey yapmamasını tembihliyor. Adımlarını yerdeki bitkin adama yönelttikten sonra duygulu bir ses tonuyla konuşmaya başlıyor “Marquiss. Benden önce mi ölecektin? Sonun bu mu olacaktı? Bana bu kadar güç bahşettikten sonra, kendin bu kadar güçlü olduktan sonra, böyle mi bitecekti? Bu sefil hayatımda, tutunacak bir dal olmuştun benim için. Senin gücüne erişmek istemiştim. Senin gibi olmak, olabilmek…” Sözlerinin sonunda Marquiss, kucağını karanlığın kraliçesine açmıştı. Büyük aşıklar yine buluşuyordu fakat kendisi, burada, yalnızdı. Artık Marquiss yoktu. Kendi ırkından kimse yoktu. Sadece bu aşağılık ırktan kişiler vardı artık. Bedeninin kırıntıları dahi kalmayana dek yok olduktan sonra ayağını, geride bıraktığı kılıcının üstüne koydu. Geriye kalan tek varlığını korumak istiyordu fakat bu hâliyle nasıl yapabilecekti bunu? Üst seviyeye ulaşmak zorundaydı. Hayâlini kurduğu rütbeye.
“Kami-sama. Bana bu gücü lütfet. Marquiss için. Yaptıkları için. Mirası için. Benim için ve yapacaklarım için. Bana bu gücü bahşet ki geride kalan tek varlığını yerden kaldırabileyim.”
Ready to set the World on fire...
Dragneel
Mamaru Shoji